M. Emin Özmen / İnzar Dergisi:
Gönül isterdi ki şehadeti Mus’ab bin Umeyr çıksa da kabrinden, yazsa en güzel şekliyle… Ya da tek başına aslan avına çıkan ve Ebu Cehil’i tek yumrukla yere çalan Hamza gelip müsle yapılmış haliyle anlatsaydı içinde bulundukları nimetleri… Veya Hasan el-Benna, Seyyid Kutup, Abdulkadir Udeh, Molla Zeki Atak, İbrahim Hoca vs. vs. bunlardan biri kalkıp anlatsaydı şehadeti… Belki şehid olmasalar bile vücutlarına sardıkları battaniyeleri ile bilge gençlik kulübü üyeleri şehadeti koklamış birileri olarak bu yazıyı kaleme alabilirlerdi. Bu nedenle kendimde şehadeti yazacak cesareti bulamadım. Ancak şehadet sonrası kendi ahvalimizi arzuhal etmek istedim.
İç Burukluğu:
Seyyid Hüseyin kaçırıldığı gece küçük oğullarından biri sağ omzuma diğeri sol omzuma uzanmıştı. Omuzlarım uyuşmalarına rağmen ikisini rahatsız etmemek için teprenmiyordum. Bir sağıma bakıyordum bir de soluma. Çocukların gözlerinin içine içine bakamıyordum. Bütün aile, kadınlar, çocuklar, bizler, kısacası hepimiz haber bekliyorduk. Beri tarafta bir köy onunla birlikte kaçırılan Hasan Çeken’den haber bekliyorlardı. Maalesef o gün bugün bir haber alınamadı.
Sadece o mu? Bir kış günü yine elektriklerin kesik olduğu bir akşam vakti öğrenmiştim Molla Zeki’nin şehid düştüğünü... Tatlı mı tatlı bir oğlu vardı. Sevgimizin hepsini ona odaklamıştık. Bu sevgiden Seyda’nın aile efradı rahatsız olmuştu. Çünkü çocuk şımarıyormuş. Varsın şımarsın efendim. Bizler onda Seyda’yı görüyorduk. Hem sonra hayat onu düzeltirdi. Seyda’ya olan özlemimizi onunla gideriyorduk.
Yahya Ayyaş... Kendi cep telefonu çalışmıyor diye bir başkasının cep telefonunu alıp konuşmaya başlamış. Meğerse alıp kulağına götürdüğü bombaymış. Sinyali alan Yahudi basmış düğmeye. Şehid olmuş Yahya. Bağırıyordu annesi bir yandan. O sadece benim oğlum değil diye...
Neydi Bizlere Kalan Miras?
İç Burukluğu:
Seyyid Hüseyin kaçırıldığı gece küçük oğullarından biri sağ omzuma diğeri sol omzuma uzanmıştı. Omuzlarım uyuşmalarına rağmen ikisini rahatsız etmemek için teprenmiyordum. Bir sağıma bakıyordum bir de soluma. Çocukların gözlerinin içine içine bakamıyordum. Bütün aile, kadınlar, çocuklar, bizler, kısacası hepimiz haber bekliyorduk. Beri tarafta bir köy onunla birlikte kaçırılan Hasan Çeken’den haber bekliyorlardı. Maalesef o gün bugün bir haber alınamadı.
Sadece o mu? Bir kış günü yine elektriklerin kesik olduğu bir akşam vakti öğrenmiştim Molla Zeki’nin şehid düştüğünü... Tatlı mı tatlı bir oğlu vardı. Sevgimizin hepsini ona odaklamıştık. Bu sevgiden Seyda’nın aile efradı rahatsız olmuştu. Çünkü çocuk şımarıyormuş. Varsın şımarsın efendim. Bizler onda Seyda’yı görüyorduk. Hem sonra hayat onu düzeltirdi. Seyda’ya olan özlemimizi onunla gideriyorduk.
Yahya Ayyaş... Kendi cep telefonu çalışmıyor diye bir başkasının cep telefonunu alıp konuşmaya başlamış. Meğerse alıp kulağına götürdüğü bombaymış. Sinyali alan Yahudi basmış düğmeye. Şehid olmuş Yahya. Bağırıyordu annesi bir yandan. O sadece benim oğlum değil diye...
Neydi Bizlere Kalan Miras?
...
Gönül isterdi ki şehadeti Mus’ab bin Umeyr çıksa da kabrinden, yazsa en güzel şekliyle… Ya da tek başına aslan avına çıkan ve Ebu Cehil’i tek yumrukla yere çalan Hamza gelip müsle yapılmış haliyle anlatsaydı içinde bulundukları nimetleri…
Gönül isterdi ki şehadeti Mus’ab bin Umeyr çıksa da kabrinden, yazsa en güzel şekliyle… Ya da tek başına aslan avına çıkan ve Ebu Cehil’i tek yumrukla yere çalan Hamza gelip müsle yapılmış haliyle anlatsaydı içinde bulundukları nimetleri… Veya Hasan el-Benna, Seyyid Kutup, Abdulkadir Udeh, Molla Zeki Atak, İbrahim Hoca vs. vs. bunlardan biri kalkıp anlatsaydı şehadeti… Belki şehid olmasalar bile vücutlarına sardıkları battaniyeleri ile bilge gençlik kulübü üyeleri şehadeti koklamış birileri olarak bu yazıyı kaleme alabilirlerdi. Bu nedenle kendimde şehadeti yazacak cesareti bulamadım. Ancak şehadet sonrası kendi ahvalimizi arzuhal etmek istedim.
İç Burukluğu:
Seyyid Hüseyin kaçırıldığı gece küçük oğullarından biri sağ omzuma diğeri sol omzuma uzanmıştı. Omuzlarım uyuşmalarına rağmen ikisini rahatsız etmemek için teprenmiyordum. Bir sağıma bakıyordum bir de soluma. Çocukların gözlerinin içine içine bakamıyordum. Bütün aile, kadınlar, çocuklar, bizler, kısacası hepimiz haber bekliyorduk. Beri tarafta bir köy onunla birlikte kaçırılan Hasan Çeken’den haber bekliyorlardı. Maalesef o gün bugün bir haber alınamadı.
Sadece o mu? Bir kış günü yine elektriklerin kesik olduğu bir akşam vakti öğrenmiştim Molla Zeki’nin şehid düştüğünü... Tatlı mı tatlı bir oğlu vardı. Sevgimizin hepsini ona odaklamıştık. Bu sevgiden Seyda’nın aile efradı rahatsız olmuştu. Çünkü çocuk şımarıyormuş. Varsın şımarsın efendim. Bizler onda Seyda’yı görüyorduk. Hem sonra hayat onu düzeltirdi. Seyda’ya olan özlemimizi onunla gideriyorduk.
Yahya Ayyaş... Kendi cep telefonu çalışmıyor diye bir başkasının cep telefonunu alıp konuşmaya başlamış. Meğerse alıp kulağına götürdüğü bombaymış. Sinyali alan Yahudi basmış düğmeye. Şehid olmuş Yahya. Bağırıyordu annesi bir yandan. O sadece benim oğlum değil diye...
Neydi Bizlere Kalan Miras?
Şehidlerden geriye bizlere kalan miras nedir diye sorulunca, aklımıza geride bıraktıkları çoluk çocukları geliyor sadece. Gerçekten de şehidlerin aileleri bizlere kalan kutsal birer emanettirler. Onların maddi ihtiyaçlarının karşılanması elbette elzemdir. Fakat eminim ki bir şehidi kabrinden kaldırıp hasbihal etsek, bize ailesinden önce davayı sorar. Bizden sonra davayı nasıl sahiplendiniz? Yoksa evlerinize çekilip sıcacık yataklarınızda mı yattınız? Bizim çocuklarımızı geçimini boş verin siz, sohbet halkalarındaki çocukları ne yaptınız? Eğitimleri ne oldu? Namazlarını kılıyorlar mı? İşte bize soracakları sorular.
Onların dertleri davalarıdır. Eğer kendi ailelerine öncelik verselerdi, zaten şehid olarak onları bırakıp gitmezlerdi. Davaya verdikleri öncelik nedeniyle, Allah onlara cennette öncelik vermek için şehidlik rütbesine layık gördü. Allah’ın verdiği nimetler içinde nimetleniyorlar iken belki de tek endişeleri yeryüzünde davadaşlarının emanetlerine sahip çıkıp çıkmadıklarıdır. Vazife ağır. Çeker mi bu vücut bu sıkleti bilmem ama bu davanın sahipsiz kalmayacağı kesin.
Şehadetleri Yüzlerinden Belli Olanlar:
Kış ayının gelmesini hiç istemezdim. Hele hele Ocak ayının. Çünkü Şubat ayının habercisiydi. Tabiat şartlarını zorlaştırırdı. O zorlaştırdıkça zalimler de katmerleştirirdi zulümlerini. Ocak ayında başlardık yavaş yavaş şehid vermeye. Onun için bu aylarda herkese dikkat edin derdik. Bol bol Ayete’l-Kürsi ve Asr Suresi okurduk. Birbirimizi uyardığımız zaman, bazı arkadaşlardan öyle cevaplar alırdık ki, işte konuşan bir şehid derdik. “Bakın bu arkadaşa daha çok dikkat edilmesi gerekiyor, çünkü şehid gibi konuşuyor.” Bazen bu arkadaşlar takvayı öyle artırıyorlardı ki ben onlarla birlikte aynı evi paylaşan arkadaşlarına; “Bu arkadaşların kerametleri olabilir, dikkatli olun” derdim. Yüzlerinde bir parlaklık, sözlerinde bir arılık, şehadet arzuları net. Dosdoğru insanlardı işte.
Koca bir cihanı titretecek ne vardı bilmiyorum bu mustazaf şehidlerde? Düşmanın kalbine bir aylık mesafeden korkuyu salabilecek kadar hangi silaha sahiplerdi bunlar? Bunu da bilmiyordum. Bildiğim tek şey keşke cennette onlara kapıcılık yapabilseydim. Kapıcılık görevi olmazsa o güzel köşklere girebilme umudum yoktur vesselam.
Ey Şehid:
Biliyorum senden geriye kalan çocuklarına bakmazsam darılmazsın bana. Bazen uğruyorum senden yadigâr ailelere. Elime alıp üç beş parça değersiz eşya gidiyorum onlara. Fakat ben biliyorum ki senin derdin bu değil. Senin derdin davan. Hem senin ailen sadece onlar değil ki. Biz hepimiz senin ailenden bir fert değil miyiz? Yahya Ayyaş’ın annesi demiyor muydu o sadece benim oğlum değil diye. Sen yüce bir vaadi yerine getirdin. Allah’ın huzurunda alıp canını avucuna; “Ey Rabbim, benim hediyem budur sana” deyip, en güzel cennetleri hak edecek ibadeti yaptın.
Bizler hala sağız. Hala koşuşturuyoruz dünyada. Bazen diyorum ki kendi kendime; ya yapacak hizmetimiz kalmıştı yeryüzünde ya da biz şehadeti hak etmedik. Birinci şık ile kendi kendimi avuturum. Onun için kendimi vurumum dağlara taşlara. Belki budur kurtuluş umudu diye.
Ey Şehid..! Allah seni Peygamber ve varisleri ile arkadaş kılmış. Öyle ya. Şefaat hakkı Peygamberler, alimler ve şehidlere verilmiş bir haktır. Birlikte üç beş kelam etmişliğimizin hakkı için, şefaat hakkınızdan bir taneciğini bu fakir için kullansanız da, narı cehennemden salim kılsanız biçareyi.
Hele hele alime daha yakışır şehadet. Bu şekilde ikiye katlanır şefaat hakkı. Çünkü alim tefsir eder Kur’an’ı, ayeti, hadisi. Kur’an’ın; “Müminlerden, Allah`a verdiği söze bağlı kalan öyle erler var ki, onlardan bir kısmı bu uğurda canını vermiştir. Bir kısmı ise verdikleri sözü hiç değiştirmeden bunu beklemektedirler.”(Ahzap/23) ayetini tefsir ederlerken kendileri de verdikleri söze sadakat gösterirler. Bir şehidin Allah’a verdiği sözün ne manaya geldiğini ve zamanı geldiğinde bu söze sadakat göstermeyi tüm zorluklarına rağmen bizatihi gösterirler. Ayeti teorik olarak yazar veya anlatırlar ama pratik olarak da gösterirler. Hem de kendi vücutları üzerinde.
Ya da “Allah yolunda öldürülenler hakkında “ölü” demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz.”(Bakara/154) ayetini en güzel biçimde tefsir eder ve şehidlerin neden ölü olmadıklarını, onlara neden normal bir ölü muamelesi yapamayacağımızı beyan ederler. Şehidleri olmayan davaların aslında ölü davalar olduğunu, hareketlerin şehid kanları ile hayat bulduklarını, kanın bir hayat belirtisi olduğunu, akan kanın bu şekilde geride kalanlara can kattığını, hem yazarlar hem de anlatırlar. Bütün bunlar aslında harflerden oluşan teorik bilgilerdir. Bu yazıda benim yaptığım gibi. Ama âlim yeri ve zamanı geldiğinde şehadeti ile can verir davaya.
Başta da yazdığım gibi mahcubum bu yazıyı yazdığım için. Derginin editörleri azmettirdi aslında. Onlar bana yaz dediler. Yoksa eziliyorum böyle ağır konular altında. Bunca şehid arkadaşı tanıyıp hala kalem sallamanın nesi meşru bilmiyorum, vesselam.
M. Emin Özmen / İnzar Dergisi – Şubat 2014 (113. Sayı)
İç Burukluğu:
Seyyid Hüseyin kaçırıldığı gece küçük oğullarından biri sağ omzuma diğeri sol omzuma uzanmıştı. Omuzlarım uyuşmalarına rağmen ikisini rahatsız etmemek için teprenmiyordum. Bir sağıma bakıyordum bir de soluma. Çocukların gözlerinin içine içine bakamıyordum. Bütün aile, kadınlar, çocuklar, bizler, kısacası hepimiz haber bekliyorduk. Beri tarafta bir köy onunla birlikte kaçırılan Hasan Çeken’den haber bekliyorlardı. Maalesef o gün bugün bir haber alınamadı.
Sadece o mu? Bir kış günü yine elektriklerin kesik olduğu bir akşam vakti öğrenmiştim Molla Zeki’nin şehid düştüğünü... Tatlı mı tatlı bir oğlu vardı. Sevgimizin hepsini ona odaklamıştık. Bu sevgiden Seyda’nın aile efradı rahatsız olmuştu. Çünkü çocuk şımarıyormuş. Varsın şımarsın efendim. Bizler onda Seyda’yı görüyorduk. Hem sonra hayat onu düzeltirdi. Seyda’ya olan özlemimizi onunla gideriyorduk.
Yahya Ayyaş... Kendi cep telefonu çalışmıyor diye bir başkasının cep telefonunu alıp konuşmaya başlamış. Meğerse alıp kulağına götürdüğü bombaymış. Sinyali alan Yahudi basmış düğmeye. Şehid olmuş Yahya. Bağırıyordu annesi bir yandan. O sadece benim oğlum değil diye...
Neydi Bizlere Kalan Miras?
Şehidlerden geriye bizlere kalan miras nedir diye sorulunca, aklımıza geride bıraktıkları çoluk çocukları geliyor sadece. Gerçekten de şehidlerin aileleri bizlere kalan kutsal birer emanettirler. Onların maddi ihtiyaçlarının karşılanması elbette elzemdir. Fakat eminim ki bir şehidi kabrinden kaldırıp hasbihal etsek, bize ailesinden önce davayı sorar. Bizden sonra davayı nasıl sahiplendiniz? Yoksa evlerinize çekilip sıcacık yataklarınızda mı yattınız? Bizim çocuklarımızı geçimini boş verin siz, sohbet halkalarındaki çocukları ne yaptınız? Eğitimleri ne oldu? Namazlarını kılıyorlar mı? İşte bize soracakları sorular.
Onların dertleri davalarıdır. Eğer kendi ailelerine öncelik verselerdi, zaten şehid olarak onları bırakıp gitmezlerdi. Davaya verdikleri öncelik nedeniyle, Allah onlara cennette öncelik vermek için şehidlik rütbesine layık gördü. Allah’ın verdiği nimetler içinde nimetleniyorlar iken belki de tek endişeleri yeryüzünde davadaşlarının emanetlerine sahip çıkıp çıkmadıklarıdır. Vazife ağır. Çeker mi bu vücut bu sıkleti bilmem ama bu davanın sahipsiz kalmayacağı kesin.
Şehadetleri Yüzlerinden Belli Olanlar:
Kış ayının gelmesini hiç istemezdim. Hele hele Ocak ayının. Çünkü Şubat ayının habercisiydi. Tabiat şartlarını zorlaştırırdı. O zorlaştırdıkça zalimler de katmerleştirirdi zulümlerini. Ocak ayında başlardık yavaş yavaş şehid vermeye. Onun için bu aylarda herkese dikkat edin derdik. Bol bol Ayete’l-Kürsi ve Asr Suresi okurduk. Birbirimizi uyardığımız zaman, bazı arkadaşlardan öyle cevaplar alırdık ki, işte konuşan bir şehid derdik. “Bakın bu arkadaşa daha çok dikkat edilmesi gerekiyor, çünkü şehid gibi konuşuyor.” Bazen bu arkadaşlar takvayı öyle artırıyorlardı ki ben onlarla birlikte aynı evi paylaşan arkadaşlarına; “Bu arkadaşların kerametleri olabilir, dikkatli olun” derdim. Yüzlerinde bir parlaklık, sözlerinde bir arılık, şehadet arzuları net. Dosdoğru insanlardı işte.
Koca bir cihanı titretecek ne vardı bilmiyorum bu mustazaf şehidlerde? Düşmanın kalbine bir aylık mesafeden korkuyu salabilecek kadar hangi silaha sahiplerdi bunlar? Bunu da bilmiyordum. Bildiğim tek şey keşke cennette onlara kapıcılık yapabilseydim. Kapıcılık görevi olmazsa o güzel köşklere girebilme umudum yoktur vesselam.
Ey Şehid:
Biliyorum senden geriye kalan çocuklarına bakmazsam darılmazsın bana. Bazen uğruyorum senden yadigâr ailelere. Elime alıp üç beş parça değersiz eşya gidiyorum onlara. Fakat ben biliyorum ki senin derdin bu değil. Senin derdin davan. Hem senin ailen sadece onlar değil ki. Biz hepimiz senin ailenden bir fert değil miyiz? Yahya Ayyaş’ın annesi demiyor muydu o sadece benim oğlum değil diye. Sen yüce bir vaadi yerine getirdin. Allah’ın huzurunda alıp canını avucuna; “Ey Rabbim, benim hediyem budur sana” deyip, en güzel cennetleri hak edecek ibadeti yaptın.
Bizler hala sağız. Hala koşuşturuyoruz dünyada. Bazen diyorum ki kendi kendime; ya yapacak hizmetimiz kalmıştı yeryüzünde ya da biz şehadeti hak etmedik. Birinci şık ile kendi kendimi avuturum. Onun için kendimi vurumum dağlara taşlara. Belki budur kurtuluş umudu diye.
Ey Şehid..! Allah seni Peygamber ve varisleri ile arkadaş kılmış. Öyle ya. Şefaat hakkı Peygamberler, alimler ve şehidlere verilmiş bir haktır. Birlikte üç beş kelam etmişliğimizin hakkı için, şefaat hakkınızdan bir taneciğini bu fakir için kullansanız da, narı cehennemden salim kılsanız biçareyi.
Hele hele alime daha yakışır şehadet. Bu şekilde ikiye katlanır şefaat hakkı. Çünkü alim tefsir eder Kur’an’ı, ayeti, hadisi. Kur’an’ın; “Müminlerden, Allah`a verdiği söze bağlı kalan öyle erler var ki, onlardan bir kısmı bu uğurda canını vermiştir. Bir kısmı ise verdikleri sözü hiç değiştirmeden bunu beklemektedirler.”(Ahzap/23) ayetini tefsir ederlerken kendileri de verdikleri söze sadakat gösterirler. Bir şehidin Allah’a verdiği sözün ne manaya geldiğini ve zamanı geldiğinde bu söze sadakat göstermeyi tüm zorluklarına rağmen bizatihi gösterirler. Ayeti teorik olarak yazar veya anlatırlar ama pratik olarak da gösterirler. Hem de kendi vücutları üzerinde.
Ya da “Allah yolunda öldürülenler hakkında “ölü” demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz.”(Bakara/154) ayetini en güzel biçimde tefsir eder ve şehidlerin neden ölü olmadıklarını, onlara neden normal bir ölü muamelesi yapamayacağımızı beyan ederler. Şehidleri olmayan davaların aslında ölü davalar olduğunu, hareketlerin şehid kanları ile hayat bulduklarını, kanın bir hayat belirtisi olduğunu, akan kanın bu şekilde geride kalanlara can kattığını, hem yazarlar hem de anlatırlar. Bütün bunlar aslında harflerden oluşan teorik bilgilerdir. Bu yazıda benim yaptığım gibi. Ama âlim yeri ve zamanı geldiğinde şehadeti ile can verir davaya.
Başta da yazdığım gibi mahcubum bu yazıyı yazdığım için. Derginin editörleri azmettirdi aslında. Onlar bana yaz dediler. Yoksa eziliyorum böyle ağır konular altında. Bunca şehid arkadaşı tanıyıp hala kalem sallamanın nesi meşru bilmiyorum, vesselam.
M. Emin Özmen / İnzar Dergisi – Şubat 2014 (113. Sayı)
Gönül isterdi ki şehadeti Mus’ab bin Umeyr çıksa da kabrinden, yazsa en güzel şekliyle… Ya da tek başına aslan avına çıkan ve Ebu Cehil’i tek yumrukla yere çalan Hamza gelip müsle yapılmış haliyle anlatsaydı içinde bulundukları nimetleri…
Gönül isterdi ki şehadeti Mus’ab bin Umeyr çıksa da kabrinden, yazsa en güzel şekliyle… Ya da tek başına aslan avına çıkan ve Ebu Cehil’i tek yumrukla yere çalan Hamza gelip müsle yapılmış haliyle anlatsaydı içinde bulundukları nimetleri… Veya Hasan el-Benna, Seyyid Kutup, Abdulkadir Udeh, Molla Zeki Atak, İbrahim Hoca vs. vs. bunlardan biri kalkıp anlatsaydı şehadeti… Belki şehid olmasalar bile vücutlarına sardıkları battaniyeleri ile bilge gençlik kulübü üyeleri şehadeti koklamış birileri olarak bu yazıyı kaleme alabilirlerdi. Bu nedenle kendimde şehadeti yazacak cesareti bulamadım. Ancak şehadet sonrası kendi ahvalimizi arzuhal etmek istedim.
İç Burukluğu:
Seyyid Hüseyin kaçırıldığı gece küçük oğullarından biri sağ omzuma diğeri sol omzuma uzanmıştı. Omuzlarım uyuşmalarına rağmen ikisini rahatsız etmemek için teprenmiyordum. Bir sağıma bakıyordum bir de soluma. Çocukların gözlerinin içine içine bakamıyordum. Bütün aile, kadınlar, çocuklar, bizler, kısacası hepimiz haber bekliyorduk. Beri tarafta bir köy onunla birlikte kaçırılan Hasan Çeken’den haber bekliyorlardı. Maalesef o gün bugün bir haber alınamadı.
Sadece o mu? Bir kış günü yine elektriklerin kesik olduğu bir akşam vakti öğrenmiştim Molla Zeki’nin şehid düştüğünü... Tatlı mı tatlı bir oğlu vardı. Sevgimizin hepsini ona odaklamıştık. Bu sevgiden Seyda’nın aile efradı rahatsız olmuştu. Çünkü çocuk şımarıyormuş. Varsın şımarsın efendim. Bizler onda Seyda’yı görüyorduk. Hem sonra hayat onu düzeltirdi. Seyda’ya olan özlemimizi onunla gideriyorduk.
Yahya Ayyaş... Kendi cep telefonu çalışmıyor diye bir başkasının cep telefonunu alıp konuşmaya başlamış. Meğerse alıp kulağına götürdüğü bombaymış. Sinyali alan Yahudi basmış düğmeye. Şehid olmuş Yahya. Bağırıyordu annesi bir yandan. O sadece benim oğlum değil diye...
Neydi Bizlere Kalan Miras?
Şehidlerden geriye bizlere kalan miras nedir diye sorulunca, aklımıza geride bıraktıkları çoluk çocukları geliyor sadece. Gerçekten de şehidlerin aileleri bizlere kalan kutsal birer emanettirler. Onların maddi ihtiyaçlarının karşılanması elbette elzemdir. Fakat eminim ki bir şehidi kabrinden kaldırıp hasbihal etsek, bize ailesinden önce davayı sorar. Bizden sonra davayı nasıl sahiplendiniz? Yoksa evlerinize çekilip sıcacık yataklarınızda mı yattınız? Bizim çocuklarımızı geçimini boş verin siz, sohbet halkalarındaki çocukları ne yaptınız? Eğitimleri ne oldu? Namazlarını kılıyorlar mı? İşte bize soracakları sorular.
Onların dertleri davalarıdır. Eğer kendi ailelerine öncelik verselerdi, zaten şehid olarak onları bırakıp gitmezlerdi. Davaya verdikleri öncelik nedeniyle, Allah onlara cennette öncelik vermek için şehidlik rütbesine layık gördü. Allah’ın verdiği nimetler içinde nimetleniyorlar iken belki de tek endişeleri yeryüzünde davadaşlarının emanetlerine sahip çıkıp çıkmadıklarıdır. Vazife ağır. Çeker mi bu vücut bu sıkleti bilmem ama bu davanın sahipsiz kalmayacağı kesin.
Şehadetleri Yüzlerinden Belli Olanlar:
Kış ayının gelmesini hiç istemezdim. Hele hele Ocak ayının. Çünkü Şubat ayının habercisiydi. Tabiat şartlarını zorlaştırırdı. O zorlaştırdıkça zalimler de katmerleştirirdi zulümlerini. Ocak ayında başlardık yavaş yavaş şehid vermeye. Onun için bu aylarda herkese dikkat edin derdik. Bol bol Ayete’l-Kürsi ve Asr Suresi okurduk. Birbirimizi uyardığımız zaman, bazı arkadaşlardan öyle cevaplar alırdık ki, işte konuşan bir şehid derdik. “Bakın bu arkadaşa daha çok dikkat edilmesi gerekiyor, çünkü şehid gibi konuşuyor.” Bazen bu arkadaşlar takvayı öyle artırıyorlardı ki ben onlarla birlikte aynı evi paylaşan arkadaşlarına; “Bu arkadaşların kerametleri olabilir, dikkatli olun” derdim. Yüzlerinde bir parlaklık, sözlerinde bir arılık, şehadet arzuları net. Dosdoğru insanlardı işte.
Koca bir cihanı titretecek ne vardı bilmiyorum bu mustazaf şehidlerde? Düşmanın kalbine bir aylık mesafeden korkuyu salabilecek kadar hangi silaha sahiplerdi bunlar? Bunu da bilmiyordum. Bildiğim tek şey keşke cennette onlara kapıcılık yapabilseydim. Kapıcılık görevi olmazsa o güzel köşklere girebilme umudum yoktur vesselam.
Ey Şehid:
Biliyorum senden geriye kalan çocuklarına bakmazsam darılmazsın bana. Bazen uğruyorum senden yadigâr ailelere. Elime alıp üç beş parça değersiz eşya gidiyorum onlara. Fakat ben biliyorum ki senin derdin bu değil. Senin derdin davan. Hem senin ailen sadece onlar değil ki. Biz hepimiz senin ailenden bir fert değil miyiz? Yahya Ayyaş’ın annesi demiyor muydu o sadece benim oğlum değil diye. Sen yüce bir vaadi yerine getirdin. Allah’ın huzurunda alıp canını avucuna; “Ey Rabbim, benim hediyem budur sana” deyip, en güzel cennetleri hak edecek ibadeti yaptın.
Bizler hala sağız. Hala koşuşturuyoruz dünyada. Bazen diyorum ki kendi kendime; ya yapacak hizmetimiz kalmıştı yeryüzünde ya da biz şehadeti hak etmedik. Birinci şık ile kendi kendimi avuturum. Onun için kendimi vurumum dağlara taşlara. Belki budur kurtuluş umudu diye.
Ey Şehid..! Allah seni Peygamber ve varisleri ile arkadaş kılmış. Öyle ya. Şefaat hakkı Peygamberler, alimler ve şehidlere verilmiş bir haktır. Birlikte üç beş kelam etmişliğimizin hakkı için, şefaat hakkınızdan bir taneciğini bu fakir için kullansanız da, narı cehennemden salim kılsanız biçareyi.
Hele hele alime daha yakışır şehadet. Bu şekilde ikiye katlanır şefaat hakkı. Çünkü alim tefsir eder Kur’an’ı, ayeti, hadisi. Kur’an’ın; “Müminlerden, Allah`a verdiği söze bağlı kalan öyle erler var ki, onlardan bir kısmı bu uğurda canını vermiştir. Bir kısmı ise verdikleri sözü hiç değiştirmeden bunu beklemektedirler.”(Ahzap/23) ayetini tefsir ederlerken kendileri de verdikleri söze sadakat gösterirler. Bir şehidin Allah’a verdiği sözün ne manaya geldiğini ve zamanı geldiğinde bu söze sadakat göstermeyi tüm zorluklarına rağmen bizatihi gösterirler. Ayeti teorik olarak yazar veya anlatırlar ama pratik olarak da gösterirler. Hem de kendi vücutları üzerinde.
Ya da “Allah yolunda öldürülenler hakkında “ölü” demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz.”(Bakara/154) ayetini en güzel biçimde tefsir eder ve şehidlerin neden ölü olmadıklarını, onlara neden normal bir ölü muamelesi yapamayacağımızı beyan ederler. Şehidleri olmayan davaların aslında ölü davalar olduğunu, hareketlerin şehid kanları ile hayat bulduklarını, kanın bir hayat belirtisi olduğunu, akan kanın bu şekilde geride kalanlara can kattığını, hem yazarlar hem de anlatırlar. Bütün bunlar aslında harflerden oluşan teorik bilgilerdir. Bu yazıda benim yaptığım gibi. Ama âlim yeri ve zamanı geldiğinde şehadeti ile can verir davaya.
Başta da yazdığım gibi mahcubum bu yazıyı yazdığım için. Derginin editörleri azmettirdi aslında. Onlar bana yaz dediler. Yoksa eziliyorum böyle ağır konular altında. Bunca şehid arkadaşı tanıyıp hala kalem sallamanın nesi meşru bilmiyorum, vesselam.
M. Emin Özmen / İnzar Dergisi – Şubat 2014 (113. Sayı)
İç Burukluğu:
Seyyid Hüseyin kaçırıldığı gece küçük oğullarından biri sağ omzuma diğeri sol omzuma uzanmıştı. Omuzlarım uyuşmalarına rağmen ikisini rahatsız etmemek için teprenmiyordum. Bir sağıma bakıyordum bir de soluma. Çocukların gözlerinin içine içine bakamıyordum. Bütün aile, kadınlar, çocuklar, bizler, kısacası hepimiz haber bekliyorduk. Beri tarafta bir köy onunla birlikte kaçırılan Hasan Çeken’den haber bekliyorlardı. Maalesef o gün bugün bir haber alınamadı.
Sadece o mu? Bir kış günü yine elektriklerin kesik olduğu bir akşam vakti öğrenmiştim Molla Zeki’nin şehid düştüğünü... Tatlı mı tatlı bir oğlu vardı. Sevgimizin hepsini ona odaklamıştık. Bu sevgiden Seyda’nın aile efradı rahatsız olmuştu. Çünkü çocuk şımarıyormuş. Varsın şımarsın efendim. Bizler onda Seyda’yı görüyorduk. Hem sonra hayat onu düzeltirdi. Seyda’ya olan özlemimizi onunla gideriyorduk.
Yahya Ayyaş... Kendi cep telefonu çalışmıyor diye bir başkasının cep telefonunu alıp konuşmaya başlamış. Meğerse alıp kulağına götürdüğü bombaymış. Sinyali alan Yahudi basmış düğmeye. Şehid olmuş Yahya. Bağırıyordu annesi bir yandan. O sadece benim oğlum değil diye...
Neydi Bizlere Kalan Miras?
Şehidlerden geriye bizlere kalan miras nedir diye sorulunca, aklımıza geride bıraktıkları çoluk çocukları geliyor sadece. Gerçekten de şehidlerin aileleri bizlere kalan kutsal birer emanettirler. Onların maddi ihtiyaçlarının karşılanması elbette elzemdir. Fakat eminim ki bir şehidi kabrinden kaldırıp hasbihal etsek, bize ailesinden önce davayı sorar. Bizden sonra davayı nasıl sahiplendiniz? Yoksa evlerinize çekilip sıcacık yataklarınızda mı yattınız? Bizim çocuklarımızı geçimini boş verin siz, sohbet halkalarındaki çocukları ne yaptınız? Eğitimleri ne oldu? Namazlarını kılıyorlar mı? İşte bize soracakları sorular.
Onların dertleri davalarıdır. Eğer kendi ailelerine öncelik verselerdi, zaten şehid olarak onları bırakıp gitmezlerdi. Davaya verdikleri öncelik nedeniyle, Allah onlara cennette öncelik vermek için şehidlik rütbesine layık gördü. Allah’ın verdiği nimetler içinde nimetleniyorlar iken belki de tek endişeleri yeryüzünde davadaşlarının emanetlerine sahip çıkıp çıkmadıklarıdır. Vazife ağır. Çeker mi bu vücut bu sıkleti bilmem ama bu davanın sahipsiz kalmayacağı kesin.
Şehadetleri Yüzlerinden Belli Olanlar:
Kış ayının gelmesini hiç istemezdim. Hele hele Ocak ayının. Çünkü Şubat ayının habercisiydi. Tabiat şartlarını zorlaştırırdı. O zorlaştırdıkça zalimler de katmerleştirirdi zulümlerini. Ocak ayında başlardık yavaş yavaş şehid vermeye. Onun için bu aylarda herkese dikkat edin derdik. Bol bol Ayete’l-Kürsi ve Asr Suresi okurduk. Birbirimizi uyardığımız zaman, bazı arkadaşlardan öyle cevaplar alırdık ki, işte konuşan bir şehid derdik. “Bakın bu arkadaşa daha çok dikkat edilmesi gerekiyor, çünkü şehid gibi konuşuyor.” Bazen bu arkadaşlar takvayı öyle artırıyorlardı ki ben onlarla birlikte aynı evi paylaşan arkadaşlarına; “Bu arkadaşların kerametleri olabilir, dikkatli olun” derdim. Yüzlerinde bir parlaklık, sözlerinde bir arılık, şehadet arzuları net. Dosdoğru insanlardı işte.
Koca bir cihanı titretecek ne vardı bilmiyorum bu mustazaf şehidlerde? Düşmanın kalbine bir aylık mesafeden korkuyu salabilecek kadar hangi silaha sahiplerdi bunlar? Bunu da bilmiyordum. Bildiğim tek şey keşke cennette onlara kapıcılık yapabilseydim. Kapıcılık görevi olmazsa o güzel köşklere girebilme umudum yoktur vesselam.
Ey Şehid:
Biliyorum senden geriye kalan çocuklarına bakmazsam darılmazsın bana. Bazen uğruyorum senden yadigâr ailelere. Elime alıp üç beş parça değersiz eşya gidiyorum onlara. Fakat ben biliyorum ki senin derdin bu değil. Senin derdin davan. Hem senin ailen sadece onlar değil ki. Biz hepimiz senin ailenden bir fert değil miyiz? Yahya Ayyaş’ın annesi demiyor muydu o sadece benim oğlum değil diye. Sen yüce bir vaadi yerine getirdin. Allah’ın huzurunda alıp canını avucuna; “Ey Rabbim, benim hediyem budur sana” deyip, en güzel cennetleri hak edecek ibadeti yaptın.
Bizler hala sağız. Hala koşuşturuyoruz dünyada. Bazen diyorum ki kendi kendime; ya yapacak hizmetimiz kalmıştı yeryüzünde ya da biz şehadeti hak etmedik. Birinci şık ile kendi kendimi avuturum. Onun için kendimi vurumum dağlara taşlara. Belki budur kurtuluş umudu diye.
Ey Şehid..! Allah seni Peygamber ve varisleri ile arkadaş kılmış. Öyle ya. Şefaat hakkı Peygamberler, alimler ve şehidlere verilmiş bir haktır. Birlikte üç beş kelam etmişliğimizin hakkı için, şefaat hakkınızdan bir taneciğini bu fakir için kullansanız da, narı cehennemden salim kılsanız biçareyi.
Hele hele alime daha yakışır şehadet. Bu şekilde ikiye katlanır şefaat hakkı. Çünkü alim tefsir eder Kur’an’ı, ayeti, hadisi. Kur’an’ın; “Müminlerden, Allah`a verdiği söze bağlı kalan öyle erler var ki, onlardan bir kısmı bu uğurda canını vermiştir. Bir kısmı ise verdikleri sözü hiç değiştirmeden bunu beklemektedirler.”(Ahzap/23) ayetini tefsir ederlerken kendileri de verdikleri söze sadakat gösterirler. Bir şehidin Allah’a verdiği sözün ne manaya geldiğini ve zamanı geldiğinde bu söze sadakat göstermeyi tüm zorluklarına rağmen bizatihi gösterirler. Ayeti teorik olarak yazar veya anlatırlar ama pratik olarak da gösterirler. Hem de kendi vücutları üzerinde.
Ya da “Allah yolunda öldürülenler hakkında “ölü” demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz.”(Bakara/154) ayetini en güzel biçimde tefsir eder ve şehidlerin neden ölü olmadıklarını, onlara neden normal bir ölü muamelesi yapamayacağımızı beyan ederler. Şehidleri olmayan davaların aslında ölü davalar olduğunu, hareketlerin şehid kanları ile hayat bulduklarını, kanın bir hayat belirtisi olduğunu, akan kanın bu şekilde geride kalanlara can kattığını, hem yazarlar hem de anlatırlar. Bütün bunlar aslında harflerden oluşan teorik bilgilerdir. Bu yazıda benim yaptığım gibi. Ama âlim yeri ve zamanı geldiğinde şehadeti ile can verir davaya.
Başta da yazdığım gibi mahcubum bu yazıyı yazdığım için. Derginin editörleri azmettirdi aslında. Onlar bana yaz dediler. Yoksa eziliyorum böyle ağır konular altında. Bunca şehid arkadaşı tanıyıp hala kalem sallamanın nesi meşru bilmiyorum, vesselam.
M. Emin Özmen / İnzar Dergisi – Şubat 2014 (113. Sayı)









