Ortadoğu’nun son yüzyılı; kanla çizilmiş sınırların, yarım bırakılmış hesapların ve halklara ödetilen ağır bedellerin tarihidir. Bu coğrafyada en büyük acıyı yaşayan topluluklardan biri ise hiç kuşkusuz Kürtlerdir.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından dağılan Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası, İngiltere ve Fransa’nın çıkar masalarında paylaşıldı. Sınırlar cetvelle çizildi, yönetimler kurgulandı, halkların kaderi kendilerine sorulmadan belirlendi. Kürtler bu yeni düzenin en büyük mağdurlarından biri oldu; dört parçaya bölündüler ve sahipsiz bırakıldılar.
Bu tablonun önemli nedenlerinden biri, Kürtlerin Osmanlı’nın yıkılış sürecinde emperyalist güçlerle iş birliği yapmamış olmasıdır. Yüzyıllar boyunca aynı toprakları ve aynı inancı paylaşan halklar için hilafete karşı saf tutmak meşru görülmedi. Osmanlı yıkıldıktan sonra ise bu duruş, Kürtlerin önüne bir “bedel” olarak konuldu.
Suriye’de Kürtler on yıllar boyunca kimliksiz bırakıldı; vatandaş bile sayılmadılar. Türkiye’de ise vatandaşlık hakkına sahip olmalarına rağmen, ülkeyi istikrarsızlaştırmak isteyen dış güçler, Marksist-Leninist ideolojiye sahip bazı isimleri parlatıp “Kürt lideri” olarak sahneye sürdü. Sonuç ortada: Kırk yılı aşan çatışmalar, on binlerce can kaybı, dağılan aileler ve kaybolan bir nesil.
Bir yandan Kürt düşmanlığı körüklendi, diğer yandan Kürtlerin geri kalmışlığının sorumlusu olarak İslam hedef gösterildi. Bu söylem sadece siyaseti değil, toplumun inanç dünyasını da tahrip etti. Dindar Kürtler hem ötekileştirildi hem de kimliklerinden koparılmaya çalışıldı.
Arap Baharı’yla birlikte Suriye halkı özgürlük ve adalet talebiyle ayağa kalktığında ise yeni bir kırılma yaşandı. Esed rejiminin zulmüne karşı birleşmek yerine, bazı Kürt yapıları tarafsız kalmayı, hatta rejimle iş birliği yapmayı tercih etti. ABD’nin “devlet” vaadine kanıldı, Özgür Suriye Ordusu’na karşı konum alındı. Suriye halkına ait petrol kaynakları ise yıllarca bu siyasi hesapların finansmanı oldu.
Bugün aynı yapıların, ABD “silahları teslim edin” dediğinde feryat figan etmesi manidardır. Kadınlar, çocuklar ve açlık üzerinden yürütülen propaganda; on iki yılın hesabını vermekten kaçma çabasından ibarettir. Oysa sorulması gereken sorular nettir: Petrol gelirleri nerede? Bu paralar kimin cebine girdi? Neden şehirler kurulmadı, altyapı yapılmadı? Neden insanlar hâlâ karanlıkta ve yoksulluk içinde yaşıyor?
Daha da önemlisi, bunca silaha rağmen neden düzenli ve sürdürülebilir bir yapı kurulamadı? Neden her kriz, yeni bir mağduriyet söylemiyle örtülüyor? Kürtlerin acısı daha ne kadar bir siyasi sermaye olarak kullanılacak?
Bugün İsrail ve ABD desteği çekildiğinde “bizi sattılar” demek, aslında yıllardır kurulan ilişkinin itirafıdır. Emperyalist güçler satar; bu onların değişmeyen karakteridir. Asıl sorgulanması gereken, halkın kaderini kendi iktidarıyla eşitleyen fakat halka hiçbir gelecek sunamayan liderliktir.
Kürt halkı gençlerini toprağa, inancını tartışmaya, geleceğini belirsizliğe gömerken; geride bırakılan tek miras daha fazla acı ve daha derin bir çıkmaz olmuştur.
Oyun bitmiş gibi görünebilir. Ancak emperyalist oyunlar asla bitmez. Onlar her zaman yeni aktörler, yeni kuklalar bulur. Asıl mesele, halkların artık bu oyunlara gelmemeyi öğrenip öğrenemeyeceğidir.


