Yaşadığımız 21. yüzyıl çağına değişik ve kulağa hoş gelen isimler verilmektedir. Modern çağ, teknoloji çağı, hız çağı, postmodern çağ, özgürlük çağı ve bilim çağı gibi iddialı isimler kullanılmaktadır. İnsanlara da bu çağı yakalamaları, bu çağa uyum sağlamaları gerektiği öğretilmektedir. Herkes, bu çağın bize sunduğu olumlu ve olumsuz yönleri sorgulamadan, zararlarını ve faydalarını değerlendirmeden, çağın gerisinde kalmamak için tüm gücü ve enerjisiyle yaşamaya gayret etmektedir.
İnsanlar, dönüp nereden geldiklerini ve ne kaybettiklerini sorgulayamaz hâle gelmiştir. Belki de bu hız çağı, sorgulayacak zaman bırakmamaktadır. Oysa Avrupalı bir düşünür, bu çağı “Saçmalıklar Çağı” olarak isimlendirir ve bunun neden böyle olduğunu kitabında açıklar.
Yaşadığımız toplumun içinde olduğumuzdan mıdır bilinmez; olayların içinde kendimizi kaybedip sorgulama imkânı ve zamanı bulamıyoruz.
Oysa yaşanan hayata ve topluma kuş bakışı baktığımızda, hayatın kaliteli ve mutlu yaşandığı, her şeyin yerli yerinde olduğu söylenemez. Stres, hastalık, ekonomik ve sosyal buhranlar, hırs ve bunların doğurduğu sorunlarla mücadele ettiğimiz görülecektir.
Gözümüzün önünde her gün hırs nedeniyle yaşanan kavgalar, gürültüler ve ölümler vardır. Dünya malı için miras kavgaları, kardeşler arasındaki dargınlıklar, incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerden dolayı artan boşanmalar, bunlardan kaynaklanan aile içi soğukluklar ve arada kalan çocuklar, çocukların düşebileceği kötü ortamlar...
İstanbul Sözleşmesi’nden ve aileyi koruma kanunlarından kaynaklandığı iddia edilen aile dağılmaları, evden uzaklaştırılan babalar ve bunlarla ilişkilendirilen kadın cinayetleri haberleri de toplumda sıkça tartışılan konular arasındadır.
Zinanın suç olmaktan çıkarılmasının ahlaki yozlaşmaya yol açtığı yönündeki görüşler, insanların düşebileceği kötü yollar ve bunların sonucunda yaşanan boşanmalar ile ahlaki sorunlar da toplumda dile getirilmektedir.
Uyuşturucunun bu kadar yaygınlaşmasına göz yumulmasının sonuçları arasında, gözümüzün önünde harcanan gençler ve çocuklar bulunmaktadır.
Siyasette amaç; halka hizmet etmek, toplumsal sorunları çözmek ve ortaya çıkabilecek sosyoekonomik ve ahlaki krizleri önceden fark ederek çözüm üretmektir. Ancak bunun yanında, zaman zaman gündeme gelen yolsuzluk, usulsüzlük ve haksız kazanç iddiaları da toplumun güven duygusunu zedelemektedir.
Uyuşturucu kullanım yaşının 12’ye kadar indiğinin konuşulduğu bir toplumda, geleceğin ne kadar sağlıklı ve sürdürülebilir olacağı sorgulanmalıdır. Niteliksiz insanların iş başına geldiği, nitelikli insanların hak ettikleri alanları bulamadığı; haksızlığın, iltimasın, rüşvetin ve adam kayırmanın yaygınlaştığı bir toplum endişe vericidir.
Her gün televizyon programlarında insanların gözüne sokulan, teşvik edilen ve normalleştirilmeye çalışılan gayriahlaki yaşam tarzlarının yaygınlaşması da ayrı bir tartışma konusudur.
Toplumda gayriahlaki ve gayriinsani giyim kuşam anlayışlarının normalleştiği, insanların yatak odası kıyafetleriyle çarşıda ve pazarda dolaşmasının olağan karşılandığı bir ortam oluşmaktadır.
Geçmişten gelen, bin yıllık bir geleneğe sahip örflerin, adetlerin ve inançların unutulduğu, unutturulmaya çalışıldığı; önemsenmediği ve değer verilmediği bir toplum ortaya çıkmaktadır.İnsanları bir araya getiren, toplumu toplum yapan ve bireyleri birbirine bağlayan değerlerin hızla zayıfladığı; insani ilişkilerin ve aile bağlarının giderek koptuğu bir toplumla karşı karşıyayız.
İnsan ilişkilerinin zedelendiği, birlikte yaşama bilincinin zayıfladığı, bireysel yaşam anlayışının ön plana çıktığı; toplumun acılarına ve sorunlarına karşı duyarsızlığın arttığı bir ortam oluşmaktadır. Böyle bir yapıda ortak akıl ve toplumsal bilinç gelişememekte, bireyler arasındaki dayanışma giderek azalmaktadır.
İş birliği, gönüllülük, hoşgörü, azim, sabır, aile bağları, sosyal dayanışma, dürüstlük, adalet, cömertlik ve vefa gibi toplumsal hayatın temel değerleri önemini kaybetmektedir. Mükemmeliyet, disiplin ve sorumluluk anlayışının geri plana itildiği bir ortamda, bireyler arasındaki güven duygusu da zayıflamaktadır.
“Tanrı yoksa her şey mubahtır.” düşüncesinin toplumsal hayata yansıdığı bir ortamda, ahlaki sınırların belirsizleşmesi ve bireysel çıkarların ön plana çıkması kaçınılmaz hâle gelmektedir.
Bu şartlar altında bir toplumun uzun vadede barış, huzur, sosyal uyum ve ekonomik istikrarı koruyabilmesi oldukça güç görünmektedir. Toplumsal birlik ve beraberliğin zayıfladığı, ortak değerlerin aşındığı bir yapıda sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek kolay değildir.
Toplum bilimciler ve birçok dinî kaynak, ahlaki ve sosyal yozlaşmanın önüne geçilemediği takdirde toplumların ciddi krizlerle karşı karşıya kalabileceği konusunda uyarılarda bulunmaktadır. Tarih boyunca birçok medeniyetin benzer sebeplerle zayıfladığı veya yıkıldığı bilinmektedir.
Bu nedenle toplumsal sorunların nedenlerini doğru tespit etmek, bireysel ve toplumsal sorumlulukları yeniden hatırlamak ve ortak değerler etrafında buluşabilmek büyük önem taşımaktadır.
Bir sonraki yazımızda, toplumu ve bireyleri bu noktaya getiren etkenleri ve olası çözüm yollarını ele almaya çalışacağız



